Yaşam Barışı

Güçlü olmanın kurtarıcı cazibesinin yanı sıra, en güçlü olmanın bitmek bilmeyen ağırlığı kabul etmemiz gereken bir gerçek. Büyüklerimiz, büyük olduklarını koşulsuz kabul ettiğimiz çocukluk dönemlerimizde bizleri eğer mümkünse sınıfta ilk üçe girmeye teşvik etmekte diretti. İlk üçe girebilmek şüphesiz başarı belirtisiydi ama sonu olmayan bir tehlike de doğurmuyor değildi: asla bitmeyecek olan birinci sıraya yerleşme mücadelesi. Ve ilk üçe girdiğimiz takdirde yaşamamız belirlenmiş olan süreç barizdi. “Olabildiğince yükselmeye devam etmek, ilk sırayı kapmak ve orada kalmak.” Bu yorucu mücadelenin ise tam karşısındaki es geçilmiş sonsuz özgürlük birçok ebeveynce reddedildi ve ötelendi. Dördüncü, beşinci ya da on altıncı olup da mutlu olmak. İnandığın hayatı yaşamak, sınıftaki tüm derslerde en yüksek notları almak yerine en iyi olduğumuz derste elimizden gelecek en yüksek verimi almak. Eğitimini aldığımız süre boyunca ilgi alanlarımızla ilgili en üst düzeyde bilgiye ve deneyime sahip olmak, bölünmüş genel başarı yerine odaklanılmış temel başarı sahibi olmak.

Hayatta bitmek tükenmek bilmeyen yükselme hırsı süreci boyunca geriye dönüp bakıldığında, cehaletimizden bir adım bile ileri gidememiş, insanlığımıza yeni tuğlalar koyamamışsak eğer, kendimize karşı adaletsiz bir öğretmen kadar acımasız olmaz mıyız? Gelişim, başarı, yükselme gibi kavramlar yaşanılan sürece bağlı gelişmeyip de amaç halini alırken bizler bu amaç uğruna dünyaya ve kendimize küsersek eğer, “en yüksek” mevki sahibi olduğumuz andaki muazzam işlerimizi, takdir belgelerimizi, öz geçmişimize doldurduğumuz niteliklerimizin mutluluğunu bizimle birlikte yapmacıksız, geçici olmadan ve habislikten uzak şekilde paylaşacak kişiler olabilecek mi hayatımızda?

Gelinebilecek en yüksek mertebeye ulaşıp da hayatın anlamsızlığı üzerine kafa yorup, benim yirmili yaşlarımda çoktan keşfettiğim mutlu olma şekillerini ellili yaşlarda kendine rehber edinmeye başlamış ve bunu marifet olarak anlatan kişiler tanıyorum. Hayatı ellili yaşlarda yakalayacaksak eğer doğduğumuz günün ne önemi var? Kutsal sayılacak, şüphesiz pek çok insana fayda sağlayacak mesleklerin erbabı olmak herkesin yakalayamayacağı bir başarı. Fakat bundan daha da zoru var. Her şeyinin olduğunu düşünen bir insanın mutsuz, keyifsiz, zamansız ve yetersiz olduğunu ileri sürmesi. Hayatının belki de son yirmi yılına girip de ruhsal yaşamını yeni yeni düzene oturtmaya çalışmak, yolun son çeyreğinde bile daha ilerideyken, ömrünü verdiği yükselme yarışının onu uzun vadede mutsuz ettiğini fark eden bir insanın kendine karşı duyduğu mahcubiyet ve zamana karşı duyduğu esarete katlanmak, tüm “ilk üçe girme çabalarından daha hazin.

Mutluluğa giden yolu kalbinde hissettiği an insan, yolun geri kalanını salt mantığıyla yürüyemez. Bardağın taşmadan önceki son damlası mutluluk olacaksa eğer, diğer milyonlarca damlanın orada olmasının anlamı vardır. Eğer ki amaç sadece susuzluğu gidermekse, koca bir ömür o tek damlanın eksikliğiyle yaşamayı aşmakla geçer. Birileri bize terazinin bir yanında altın kefede onlarca başarı yolu sunuyorsa, en azından diğer tarafta bronz kefedeki mutluluk yoluna ağırlık olarak denk olmalıdır sunulanlar.  Yeni bir bisiklete binmenin heyecanını çocukluk evresi dışında duyamadan geçecek olan ömür, dünyanın tüm çocukları aynı anda bisikletten düşüp dizini kanatmış gibi acıtacaktır canımızı. Diyorum ki, yaşam savaşı diye bir şey yoktur çoğu zaman. Yaşamın kendisi vardır. Hayata bakış açımızla savaşmayı ya da barışmayı bizler seçeriz. Savaş için kalkan kılıcın barış için indiği de yalnızca tarih kitaplarında yazar. Biz dünyayla savaştıkça yazın sıcak, kışın kar, ilkbaharda polen, sonbaharda yağmur gibi, bizim için yaratılmış olan şeyler bile gözümüze düşman görünür. Gözümüzü nefret bürümüşken önümüzdeki su birikintisine basar ve sıçrayan çamur yüzünden bir kez daha sinirleniriz doğaya. Başarılarımızı mutluluğumuzun olası sebebi olarak görür ve mutluluğumuzu kalın kadife perdeler arasına gizler, güneşle yeşermesine asla izin vermeyiz. Tüm bunların sonucunda da “huzur” ararız. “Uyku” ararız. “Neşe” ararız. Bizlere çoğu doğmadan önce bahşedilmiş olan ne varsa  kaybettik sanır ve onları ararız. Bulamadıkça çevremizde önce mutluluğumuzu, sonra insanları kaybederiz. Bunu bile kazanç sayar “en değerli olan benim” gibi kendimize karşı bile adil olamadığımız bencilce düşüncelere sarılırız. Oysa ki terazinin bronz kefesinde hiç de zorlayıcı olmayan bir çözüm duruyordur daima: kadife perdeyi açarak içeri girmesine izin vereceğimiz gün ışığı.

Yaşam Barışı
Sedef Ertaş

Yorum Yazın