Yeni YÖK taslağı

Yeni yasa taslağına bakıldığında, YÖK’ün üniversiteler üzerindeki hâkimiyetine son vermek üzere tasarlanan buluşun, üniversite konseyleri adındaki kurul olduğunu görüyoruz. Üniversitenin içinden seçilecek üyelerin yanı sıra siyasi iktidar ile sermaye sınıfı için de birer kontenjan düşünülmüş (tabii bu son ikisinin özgül ağırlıkları hesap edilmiş olmalı). Konsey’in yetkilerine bakıldığında aslında her üniversitenin başına bir YÖK kurulduğu daha iyi anlaşılıyor: Rektörü ve dekanı seçmek ve atamak; üniversitenin yatırım programını ve bütçesini tasarlamak, üniversite adına kamulaştırmaya, gayrimenkul satın alınmasına, üniversitenin mülkiyetindeki gayrimenkuller üzerinde üçüncü kişiler lehine aynî hak tesisine karar vermek, sözleşmeli öğretim elemanı istihdam edilmesine ve bunlara diğer öğretim elemanlarının maaşlarının üç katına kadar ücret ödenmesini karara bağlamak.

Konsey bağlamında akla gelen ilk soru, rektörün ve hatta dekanın atanmasının neden bağımlı (siyasete ve sermayeye) bir kurula devredildiğidir. Bu ihtiyacın, rektör seçimlerinin üniversite ortamında neden olduğu kamplaşma, patronaj ilişkileri ya da kadrolaşma gibi sorunların önüne geçme isteğinden kaynaklandığı öne sürülüyor. Ancak konsey sisteminin bu sorunları gidereceğinin bir garantisi olmadığı gibi üniversite yönetimini piyasa ilişkilerine bağımlı kılmak ve siyasi iktidarın telkinlerine açık hale getirmek suretiyle aslında sorunu daha da derinleştireceği aşikâr değil mi? Ayrıca, bir üniversitenin yatırım öncelikleri ve mali planlamasını (Konseyin yetki alanında olan), o üniversitenin (rektörün ve üniversite senatosunun yetkisine bırakıldığı söylenen) akademik önceliklerinden bağımsız düşünmek ne derece mümkündür?

Konsey sistemini destekleyenlerin en rahatsız edici savunmalarından biri de bir tür demokrasi nefreti! Üniversite içinde idari personelin ve öğrenci temsilcilerinin dâhil edileceği bir seçimin galibinin doğal olarak neden rektör atanmaması gerektiğine ilişkin soru duymazlıktan geliniyor. Ya da üniversitenin işleyişini aksatacağı veya çok başlılığa yol açacağı gibi endişeler dile getiriliyor. “Her kafadan bir ses çıkar” düşüncesi temsili demokrasiye bile üniversite de yer olmadığının bahanesi olabiliyor. Oysa rektörün seçimle belirlendiği ve yetkilerini senatoyla paylaştığı (idari personel ve öğrenci temsilcisinin de dahil olduğu) bir yönetim sistemi, mevcut demokrasi ve özerklik anlayışımız bakımından daha doğru olmaz mıydı?

Ayrıca, adı Türkiye Yükseköğretim Kurulu olarak değiştirilen YÖK’ün genel kurul üyelerine göz attığımızda devlet-siyaset bağlantısının daha doğrudan bir anlatımına ulaşıyoruz. Genel kurulun TBMM (partilerin meclis aritmetiği ile orantılı olarak), Bakanlar Kurulu, C. Başkanı ve (Konseylerce atanmış bulunan) Rektörler Kurulu tarafından seçilmiş üyelerden oluştuğu görülüyor. Üniversitelerin işleyişinden ve koordinasyonundan ve ayrıca yeni oluşturulacak konseylerin denetiminden sorumlu kurulun, adaletsiz bir temsil sisteminden nemalanan devlet ve siyaset kurumlarına bağlanması özerklik iddiasının inandırıcılığını tümüyle tartışmalı kılıyor.

Bu reformun ilkeleri arasında demokrasi kültürünün oluşmasına katkı ve özerklik gibi ilkelere yer verilmişken son derece oligarşik ve aristokratik yöntemlere başvurulmasını anlamak mümkün değil. Elbette tasarının etkinlik, verimlilik, performans, esnek çalışma, kalite yönetimi gibi neo-liberalizmin fetiş kavramlarını rehberlik edinmesi, demokrasi ve özerkliğin, her zamanki gibi, tasarıya kenar süsü veya meşruiyet sosu olarak ilave edildiği konusunda kuşku bırakmıyor olsa da terimler konusunda tutarlı olmayı beklemek her üniversitelinin hakkı olsa gerektir. 80’li yıllardan itibaren demokrasinin en çok, sivil toplum ve kamusal alan gibi kavramlara doğru genişlemesi gerektiği öngörülmüş, (Habermasçıların iyi bildiği gibi) buna gerekçe olarak da devletin ve piyasanın nüfuzuna dirençli olmaları gösterilmişti. Özerklik denince akla, kamusal bir sorumlulukla, piyasanın ve devletin nüfuzundan bağımsız hareket edebilme kabiliyeti geliyordu. Elbette geçen sürede kaleler bir bir fethedildiği gibi (yoksa çoktan fethedilmiş miydi?) ironiye bakın ki şimdi özerklik denince akla, bizzat piyasa ve devlete hükmedenler tarafından idare edilmek geliyor.

Yorum Yazın