Yeryüzündeki İnsancıklar

Yeryüzündeki İnsancıklar - Hazel Dahbest

İstemiyorum galiba… Bak yine olumsuz sözlerle başladım şiirime. Çünkü “bir şiiri iki kalemle yazmak lazım” diyordu. Ben ise kalemsiz, sokak aralarında düşlüyorum imkânsız düşlerimi. Şiirimin başını dahi “istemiyorum” ile başlatıp, sonra pişman oluyorum lakin ben pişmanlık duygusuyla kendimi avutacak kadar yoksunum. Hatta bunu yalnız ve kimsenin beni umursamadan yaşadığı dünyada yapıyorum.

“Peki, âlâ, peki âlâ” diye başlayasım vardı masum bir papatya çiçeğine bakarak ama ben “istemiyorum” ile başladım.

Ne dense acıların ve… Ama “acı” diye diye içim karardı, düşlerim umuttan yoksun kaldı. “Acıyı istemiyorum” diye bir fısıltı geldi şimdi de. Düşlerimin derinliklerinden akan bir pınardı sanırsam ama içimi çok acıtıyor bu olay. Düşlerimdeki pınar bazı zamanlar dolu dolu akarken, bazı zamanlar soğuktan dona kalıyor; bu ise düşlerimi karartmaya yetiyordu. Banyodaki küvet bile benden sıkılmışken ben düşlerimin içindeki karanlıkta “istemiyorum” ile başlamayıp ne ile devam edebilirdim ki!

Üzülüyorum yahu, üzgün ve masum bir papatya gibi üzülüyorum. Alışkanlık olmuş herhâlde. Zaten, insan neden “istemiyorum” ile başlar ki?

Devam dahi edemeyeceğim bu yeryüzündeki insancık hakkında yazmaya çünkü şu dünyada, su bulamayan milyonlarca insan varken, hasta varken, benim kokuşmuş M… marka pantolonum ve L… marka kazağım ile insancıkların bilmediği bir yerden yazıyorum işte.

Da… İnsan bu sistemin içinde olup da, etrafındaki olumsuz şeyleri gördükten sonra üzülüyor, bunu sadece dillendirip bu lanet sisteme ayak da uyduruyor ise, dillendirmesinde ne fayda vardır ki? Yanı başında duran pınardan su içerken masum bir papatyanın dibine su dökmedikten sonra ne gibi bir yararı olur o soğuk pınarın. Sen vermek istersin de Tanrı o pınarı soğuktan dondurur. Bu ise Tanrının acizliğidir. Sakin ol…

Hem eminim ki. Tanrı, bu senaryoları bize birkaç kalemle yazmıştır. Kahvesini içip tekrar ne yazsam diye de düşünmemiştir. Yalnız, tek ve her yerde olan “O”. Ona sinirlenmeyin çünkü ben ona üzülüyorum ve denizlerin aslında Tanrının gözyaşı olduğuna inanıyorum. Yalnızlığını tasvir etmek için bizi yaratmış ve yalnız hissetmek istemiyor işte… İstemiyor… Acı çektirip, yalnız olduğunu hissetmemek istiyor çünkü acı en büyük yalnızlıktır. Anlayın, anlayın ki Tanrı’nın yalnızlığı kadar yalnızız ve bunu asla hayatımızın sonuna kadar istemeyeceğiz.

Düşünün insancıklar, Tanrı’nın yalnızlığını düşünün. Kışın hisleri olan soğuk bir kitap istiyorsunuz ve hemen oluyor ardından üşümeden saatlerce kitabın sayfalarını çevirememe korkusu olmadan çevirip okumaya devam ediyorsunuz. Böyle bir güce sahipsiniz ardından ne desem. Kocaman bir ağaçtan ev istiyorsunuz ve içinde ağaçtan kitaplar umuyorsunuz. Bunlara sahip olurken hiçbir ağaca zarar vermiyorsunuz. Böyle olunca her şey güzel oluyor lakin her şeyin mükemmel olmayacağı gibi bunların da acı yönleri doğuyor. Bir daha düşünsenize, bunları var ederken düşünceden yoksun yaşıyorsunuz. Düşüncesiz bir insancık olsam, kendimi İzmir’in soğuk ve rüzgârlı sokaklarında çıplak hissederdim. Eminim ki, Tanrı da şu an, gökyüzünde çıplak bir insancık olmak için can atıyordur. Olamayacağını adım gibi bildiğim için ağladığını hissediyorum. Cama sertçe çarpan yağmur tanelerinin ve denizlerin aslında tanrının gözyaşı olduğunu hissediyorum. Derin gecelerin, yük gemilerini dahi korkutacak derecede ahenkli olması ve yağmurun sertçe insancık evlerinin camlarına çarpması, Tanrının hüznünden başka bir şey değildir de nedir? “Tabi, Tanrı insancık olmadığı için siz bu saçma sözleri hiç kale almıyorsunuz” lakin unutmayın. Tanrı bu yalnızlığı sonsuz denen şeyin ne anlama geldiğini bilmediğimiz halde yaşıyor.

 

Yeryüzündeki İnsancıklar
Hazel Dahbest

Yorum Yazın