Yoksulluk, suç ve hapishaneler

 

Yoksulluk ve suç ilişkisi tarihin her döneminde rastlanan bir olgudur. Bir ülkedeki yoksulluk ve eşitsizlik problemleri o ülkedeki yönetim biçimiyle, sınıflar arası ilişkilerin niteliğiyle ve kural koyma gücüne sahip hâkim grupların davranış biçimleriyle doğrudan ilişkilidir. Çünkü esas olarak ekonomik temelli olarak başlayıp, daha sonradan toplumsal ve siyasal boyutlar da kazanan ve kronikleşen bu iki önemli sosyoekonomik sorunun akıbeti, hâkim sınıfların aldıkları kararlar tarafından temelden belirlenmektedir. Daha açık bir ifadeyle yoksulluk ve eşitsizlik, bir ülkedeki rejimin nitelikleriyle çok sıkı bir ilişki içindedir ve çoğu zaman da bunun bir sonucudur.  Yoksulların mülk sahibi zenginlerin mallarına zarar vermeleri, her ne sebeple olursa olsun bu mallara el atmaları kutsal mülkiyet hakkına saldırı olduğu için şiddetle cezalandırılır. Bu anlayış insanlık tarihi kadar eskidir. Bu olgunun kökeninde mülkiyet ve mülkiyete saldırı anlayışı hâkim.

Son 20 yıldır, gelişmiş ülkelerde hapishanelerin yeniden canlanmasını kurumsal ufukta en önemli yerde sayarsak insanları parmaklıklar arkasına koymanın eski bir alışkanlık olduğunu hatırlamamızda yarar var. Bu gerçek, hepimiz insanların kilitli tutulduğunu alışkanlıkla izleyerek büyüdüğümüz için bize şaşırtıcı geliyor. Hapishane, hatırlayamadığımız zamanlardan beri işlevde olarak kendisini zorunlu ve değişmez bir organizasyon olarak sunuyor. Gerçekte hapishaneler 18. yüzyılın sonuna kadar, suçluların ya da şüphelilerin, hükümleri verilene kadar bekletildikleri yerlerdi, buralarda çeşitli fiziki işkencelere (kırbaçlama, ceza boyunduruğu, gömme, damgalama, vücudun bir parçasını kesme, sakatlama, işkence ile veya işkence yapılmadan öldürme) ilave olarak sürgün, kınama ya da kürek mahkûmiyeti insanları özgürlüklerinden yoksun bırakmak bir ceza haline geldi. Kendimizi hapishanelerin insanlık tarihinde çok genç bir kurum olduğunu hatırlatmak, onun yaygınlaşıp daimileşmesinin kaçınılmaz son olmadığını vurgulamak içindir.

Buna karşılık, hapis kanuna itaatsizliğin normatif formu halince gelince başarılı veya eş zamanlı olarak birçok görevi aynı anda yerine getirir. Sosyolog Claude Faugeron tehlikeli oldukları kabul edilen bireylerin, zarar vermesini önlemesini “Güvenliğini Hapsi”, arzu edilmediği farz edilen sosyal sınıfların kaldırılmasını “Farklılığın Hapsi”, kurumların ya da kişilerin ayrıcalıklarının kaldırılmasını “Otoritenin Hapsi” olarak adlandırır. Biri hemen anlayabilir ki hapsedilmenin bu üç şekli aynı toplulukları hedeflemiyor ve topluma aynı mesajı vermiyor.

Hapishanenin fonksiyonlarının çoğunluğu, bazı özel kimselerin çoğu zaman üstünlük kurmasını engelleyemiyor. Bugün Avrupa ülkelerinde farklılaştırma isteklerine hapsi, artan sıklıkta Avrupalı olmayan yabancılara uygulanıyor, bu insanlar “toplumun bir ferdi” olarak görülmüyor. Amerika’da, hapishaneler, toplumun daha alçak bir sınıfı olarak görülen siyahların kontrolünü sağlayan Getto’ların görevini üstleniyor. De facto siyasetinden faydalanan Afrika kökenli Amerikalılar nüfusun % 6’sını oluşturmalarına rağmen, 1989’dan beri tutukluların yarısından fazlasını oluşturuyorlar.

Bununla beraber, yüzyılın sonuna doğru, gelişmiş ülkelerdeki tutuklu sayısının muazzam artışı, hapsin, toplumsal emniyetsizliği engellemek için kullanıldığına işaret ediyor. Neo-liberal serbest piyasa ideolojisinin yayıldığı ülkelerde, devletin, yüksek işsizlik ve adaletsiz vergilerden doğan düzensizliğini bastırmak için polislere güvendiğini ve parmaklıkların ardına konan insanların sürekli arttığını görüyoruz.

Yoksulluk, devlet zorlayıcılığına bağımlıkla ilişkili olduğundan ve fırsat ve seçim özgürlüğü için tek gerçek, güvenli bir piyasa mekanizmasının oluşturulmasına dayandığında, o zaman piyasa ekonomisine katılabilen herkes bunu yapmakla enerjisinin büyük bölümünü tüketecektir. Serbest piyasa ekonomisinin çaba gerektiren ve sömürücü iş ahlakını takip etmektense diğer herhangi bir şeyi yapmakla zihinsel ve fiziksel enerjileri en az olacaktır. Bu durumun yaratacağı etki farklı şekillerde karşımıza çıkıyor. Ekonomik durumu bozmak, sosyal yapıyı parçalara ayırmak, ceza kurumlarını güçlendirmek: Bu üç dönüşüm birbirleriyle çok yakından bağlantılı ve aslında yöneten sınıfın neo-liberal ideolojisinden kaynaklanıyor. Aslında, bugün Amerika ve Avrupa ceza kurumlarını yüceltenler, dün Devletin etkisinin azaltılmasını isteyenlerden farklı kişiler değil ve de belli gruplara verilen imtiyazları kıstılar, büyük şirketlerin ve tüzel kişilerin karşısında durdular. Bu bir tezat gibi görünebilir, ancak gerçekte bunlar, işsizlikle ve yoksullukla başa çıkan mekanizmanın iki önemli unsurudur. Bu sosyal emniyetsizliğin “devleti”, Michel Foucault’un terminolojisini kullanmak gerekirse bir elde, vasıfsız ve eğitimsiz işgücünün; diğerinde zorlayıcı ve her daim hazır cezai aygıtlar diğer elde olduğunu düşünelim. Piyasanın görünmez eli ve devletin demir yumruğu el birliği yapıp birbirleriyle bütünleşip birbirlerini tamamlayarak, alt sınıfın işsizliğini ve toplumdaki aksaklıkları kabul etmesini sağlar.

Yorum Yazın