Yüreklere dokunabilmek

Güneşin batışı tepenin arkasında kalmış. Batan güneş, tepenin ardında… Güneş öyle bir batıyor ki, yansıdığı bilinmese suya, güneş suda batıyor sanılacak.

Sağımda batışı Mihr’in (güneş), solumda doğuşu Mah’ın (ay). Bu defa ay sanki suda doğuyor. Bir yanım güneşin alev rengi, bir yanım ayın gümüş parlaklığı. Bir yerde balıkçı teknesi ekmek parası…

Dedim hani ekmek parası… Bazen, ekmeği kuru kuru yemeyelim, yanına mezesini de ekleyelim derken, nasıl da bir başkasını kuru ekmeğinden ediyoruz. Bölüşmek zor değil elbette, zor olan belki başka şeyler… Elimizde tutunca ekmeğin büyük bir bölümünü ya da bütününü, başka şeyleri de elimizde tutacağımızı sandık. Belki, asıl ulaşmak istediğimiz şey(ler)i asıl kaybettik. Kaybettikçe daha çok akın ettik kazanmaya, yitmeye. Evvel zaman içinde yaşattığımız pamuk prensesi kendi ellerimizle zehirledik. Sadece bu defa yöntem farklı. Elmaya zehir koymadık, avucumuzun içine koyduk zehri. Böylece ne verdiysek zehirledik, ne aldıysak zehirlendik. Kandık, kandırıldık!

Yok! Hayır! O kadar kötü değil yürekler. Sadece puslu, ürkmüş belki. Korkusundan her şey, tüm bu güçlü görünmeler… Oysa var bir çözümü. Yüreklere dokunabilmek…

Dokunduğumuz yer yürekse, gelir elbette gerisi de. Bir kilim dokur gibi incelikte, ilmek ilmek, sabırla, emek vererek. İşte böyle bir dokunabilsek yüreklere! Ta yürekten hem de!

 

Yorum Yazın