Yüzey Paraziti

Kendine mukayyet olmak çok hoş. Mutluluk için eskisine oranla daha az kaygılanıyorum veya en azından mutluluk benim açımdan dünyayı kavrayabilmek için ayrıcalıklı bir durum. Tıpkı çok iyi bir orkestra tarafından çalınan bir senfoni gibi”.

Simone de Beauvoir

Yine aynı kafedeyim. Tost söyledim, birde limonata… Yanında patates geldi. Bayattı. Buna rağmen yavan bir iştahla yiyordum, iyi rol kesiyor gibiydim. Sırf sigara içerken midem bulanmaması için kendimi zorluyordum. Keyfim o patateslerin bayatlığından halliceydi. Ne biriyle buluştuğumda iyiydim, ne evde, ne de sokakta. Sanki her şey geçiyor ben yerimde duruyor gibiydim. Bu şeye benziyordu biraz, konser olan bir mekandasınız herkes zıplıyor etrafınızda, o sahne ağır çekim gibi tabi, siz sabit bir şekilde duruyorsunuz. Onun gibi bir şeydi işte. Tostun bir parçasını yiyebildim. Elimde Stefan Zweig’ın “Bir Kadının Yaşamından 24 Saat, Bir Yüreğin Ölümü” adlı iki öyküden oluşan kitabı vardı. Kitabı hem okumak istiyordum, hem de bundan kaçıyordum. Kitabı okumadan, bir kadının yirmi dört saati nasıl olur diye düşündüm. Pek çok varyasyonu vardı bu durumun, bazı şeyler değişmeksizin pek tabi.

Şu an nerede olmak isterdim, bana şuan iyi gelebilecek bir yer olabilir miydi? Bulunduğum masa, etraftaki insanlar, yoldan geçen insanlar, kaldırımlar… tiksinti duygusu bir hayli ağır. En azından yazarak azalmalarını umuyorum, daha önce azalmışlıkları oldu. Demek ki şuan, içinde bulunulan yerden öte ihtiyacım olan eylem başkaydı. Bu eylem dışında, bugün benim 24 saatimin 22’si bir hiç olmaya adaydı şuan ki düşündüklerimle.

Keanu Reeves, bir röportajında “Siz yaşamak için mutlu olmak zorundasınız ama ben değilim” demiş. Bunun üzerine aklıma Ankara’da Seymenler Parkında olduğum bir gün geldi. Seymenler Parkına gittiğinizde çoğunluğun doğayı özlemden çok popülerliği için orada olduğunu fark etmemeniz mümkün değil. Kafanızı yola vermediğiniz sürece, az çok iyi hissettirebilen bir yer . Doğadan kopan canlılık tekrar adapte olmakta ciddi sıkıntı çekiyordu. Portatif sandalye ile geliyor çoğunluğu, çekirdek çitliyorlar, cipsler, her türden içecekler… Etraf çöp dolu, leş gibi… Bu konuda özen gösterenler de yok değildi, ama yok denecek kadar azdı. İstemeden arkada oturanların sohbetine kulak misafiri oldum, bu tür şeyler hep istemeden olur bilirsiniz. Mutluluktan söz ediyorlardı, mutlu olma eylemi sadece kişilerle alakalı değildi; etrafında var olan diğer şeylere saygı duymakla da alakalıydı aynı zamanda. Kız arkadaşına etrafındaki herkesin mutsuz olduğunu söyledi, kendi de mutsuzdu. Doğaya karışmaya çalışıp, iğrenç sektörlerden, yapay tavırlardan, kaldırımlardan, mekaniklikten uzaklaşmayı, çimlerin üzerinde sandalyede oturarak ve bilincini yitirmişçesine şikayetlerini dile getirirken suratında memnuniyetsizlik ifadesiyle (itiraf ediyorum yüz ifadesini merak ettiğim için bir kez baktım) ağzından çekirdek kabuklarını fırlatarak elde etmeye çalışıyordu.

Her şey popülerlik üzerineydi, doğayla popüler bir kesişme üzerineydi. Mutlu olma kavramı, ihtiyaç olsun olmasın bir şekilde yaşanıyordu. Yaşamak için bir şeylere ihtiyaç olduğu kesin, ama bunun özü yalnızca dolaylı ya da dolaysız olarak mutlulukla bağdaşmıyordu, en azından benim için. Yüzey kaygandı, yalnız bu biraz yapışkan bir kayganlık, ara sıra, belli aralıklarla tutunma çabasını yapışkan özelliğiyle bana veriyordu, alması gerektiğinde de geri alıyordu işte, tam da olması gerektiği gibi.

Yüzey Paraziti
Gizem Karagüzel

Yorum Yazın