Zenginliğe muhtaç, fakirliğe mecbur kent!

Her yer göz alabildiğine yayla. Dağların eteklerinde bulutlar oynaşıyor.  Gümüş gri nehirler, kıvrım kıvrım bereketi çağlıyor. Fakat bu şehrin insanı niye yoksulluğa ağlıyor?

Yağmurlu bir Mayıs gününde iniyorum bu şehrin sokaklarına.

Kırık dökük caddeler suya batmış, kaldırımlar çamur.

Sokaklar, seyyar satıcı kaynıyor.

Otuz kadar endüstriyel tavukla trafiğe karışıyor garibanın biri.

Diğeri kayısı yüklemiş “Malatya Malatya” diye bağırıyor.

Başkası güç bela taşıdığı karpuzlarıyla Adana’da yazın geldiğini haber veriyor.

Tezgâhlarda şehirden bir koku, bir doku arıyorum önce…

Uçkundan (yöresel bir ot) başka bir şey bulamıyorum.

Karnım da zil çalıyor. Kebapçı vitrinlerine göz gezdiriyorum. Eyvah, yine sukut-u hayâl!

Her dönercinin ocağında bilmem ne hormonlu piliç dönüyor?

Koç, kuzu, dana diyarında işe bak…

Cadde ortasında bulduğum dönerci ustası, “Vatandaşın alım gücü yok beyim!” diyor.

-İyi ama on bin üniversite öğrencisi varmış burada. Onlar gelmiyor mu?

-Ama hepsi de yoksul çocuklar. Zengin evladını gönderir mi buraya?

(Öğrencilerin yüzde 86’sının civar illerden geldiğini öğrenince hak veriyorum.)

Köz başında ateşli ateşli anlatmaya başlıyor usta: “Hayvancılık öldü. Kırmızı etin kilosu 12 lira. Sen İstanbul’da bunun gibisini üç katı fiyata yiyorsun. Kırlarımız, yaylalarımız geniş ama, kar altı ay kalkmaz burada. Kazanç üreticinin dişine değmiyor. Parayı, aracılar götürüyor yani. Vatandaşta da bilinç yok hani. Millet, gram ilaç görmemiş kendi hayvanına değil de ne idüğü belirsiz tavuklara itibar ediyor. Çık bak caddelere, üç beş et dönercisi kaldık.”

HER ADIMDA BİR KAHVEHANE

Boğaz meselesini hallettikten sonra şehrin en işlek caddesine dalıyorum. Gözlerim bir çay ocağı arıyor. Bu arada fark ediyorum ki bu şehir bir kahvehaneler cenneti. Aşağı yukarı bir kilometrelik yolda 24 kahvehane sayıyorum. Çoğunda üç beş müşteri ya var ya yok. Birisine oturuyorum. Soğuk iklimin yüzlerini kavurduğu kahve sakinleri, bu soluk benizli adamın yabancı olduğunu anlıyor, hoş geldiniz diyorlar. Çayımı yudumlarken sorularıma da cevap alıyorum: “Buranın geçim kaynağı tarım ve hayvancılık. Devlet çiftçiye dekar başına destek veriyor. Kimisi tarlasında yoncasını bırakıyor, nasıl olsa devletten para geliyor diye bakıyor. Eskiden şeker pancarı vardı. Şimdi onun esamesi okunmuyor. Mazot, gübre, ilaç, işçilik ücretleri arttıkça üretici el çekiyor tarladan. Tabii bu durumdan hayvanlar da etkileniyor. Çünkü pancarın küspesi en güzel yem…”

Düşünceler içinde şehri turlamaya devam ediyorum.

Birbirine yaslanmış, sıvasız, boyasız iki katlı evler, ‘Ben yoksul bir diyârın hanesiyim” diyor. Eli yüzü düzgün binaların ya devlet kurumları ya da okul olduğunu görüyorum. Ama insanlar mütebessim, esnafın gözü tok. Fiyat soruyorsun, ‘ille de al’ demiyor,  ‘Başım gözüm üstüne’ diye uğurluyor seni. Bu şehrin, hırsızlık vakalarının en az yaşandığı illerimizden biri olduğunu öğrenince hiç şaşırmıyorum.

BAŞKA BİR İKLİM

Merkezden çıktıkça bambaşka bir iklim karşılıyor. O perişan, düzensiz kent, yerini yemyeşil muntazam yaylalara bırakıyor. Kıvrıla kıvrıla akan gümüş rengi ırmaklar, bir köyden diğerine selam götürüyor. Karlı dağlar sürü kaynıyor. Başlarında da küçük çobanlar… Kimisi ikinci, kimi dördüncü sınıfta kapatmış okul defterini; kalemi bırakmış baba buyruğuyla değnek sallıyor.

Bayırlara işlenmiş ay yıldızlar ve altlarına yazılmış vecizeler, örselenmiş topraklarda olduğumu haykırıyor.

Sınıra yaklaşınca fark ediyoruz ülkenin en büyük dağını. Başı bulutlardan yüce. Heybetli mi heybetli, kurumlu mu kurumlu. Duvağı hep başında.

Ve gece gündüz onu gözlüyor, maşuku paşa sarayı.

Kartal yuvası gibi ovaya hakim saray. Taş işçiliğinin zirvesinde, yıllara meydan okuyor.

Sıradan bir kadının boynunda değerli bir mücevher gibi parlıyor dağın yamacında.

Çirkin bir camekan yapmışlar çatısına. Kar zarar veriyordu, mecbur kaldık diyorlar.

Tarihî duvarlarına şuursuzlar isimlerini kazımış, “Handan ile Gökhan”, “Ebru ile Hüseyin”, “Amedli Harun, Semsûrlu Cengiz 2010’da buraya geldi.”

Hay gelmez olaydınız diye söyleniyor, küçük pencerelerden etrafı gözlüyorum.

Aşağısı virane. Yamaca savrulmuş temel taşları, burada bir zamanlar haneler olduğuna işaret ediyor. Sarayın hemen üstünde, taşları kırılmış, üstü ot kaplamış mezarlar, hiçbir şeyin anlatamayacağı kadar fani dünyayı resmediyor, “Buralara birileri kondu, göçtü ve hayâl âlemine karıştı” diyor…

Bin bir damla hüzünle ayrılıyorum Ağrı’dan, Taşlıçay’dan, Doğubeyazıt’tan, İshak Paşa Sarayı’ndan.

Oksijen bol, ovalar geniş, yaylalar su kaynıyor, tarihin kökü insanların baş uçunda.

Her yerde bir zenginlik emaresi var.

O halde millet niye fakir?

Düşünüyorum, düşünüyorum ve şairin mısraları dökülüyor dudaklarıma:

“Dolaştırıp dururuz aynı daüssılayı
Her adım uyandırır acı bir hatırayı!”…

Yorum Yazın