Albert Camus ve Yabancı Eseri

Yabancılaşma psiko-sosyal hastalık olduğu gibi aynı zamanda kişide hiçlik duygusu baş gösterir. Etrafında olup bitenlere karşı soğukluk başlar. Bu soğukluk eserde kendini hemen gösterir. Kahramanımız Meursault, hepimiz için en önemli değer olan Aileyi bile hiçe sayar. Kendisiyle evlenmek isteyen Marie’ye bile ters ve soğuk davranışlarda bulunur.

“O zaman, Marie,’evlilik ciddi bir şeydir’ dedi. Ben de ‘değildir’ diye karşılık verdim. Bir an sustu, bana sessiz sessiz baktı.”

Marie’nın beni seviyor musun? sorusuna:

“Bu anlamsız bir şey, ama sanırım sevmiyorum.”

Hatta bakımevinde hayatını kaybeden annesini bile görmeye zoraki giden kahramanımız annesini son defa görmek istemez.

“’Tabutu kapamışlar ama annenizi görmek isterseniz açayım’ dedi. ’Hayır’ diye karşılık verdim.”

Hayatın anlamsız olduğunu düşünen kahramanımız aynı zamanda toplumun değer yargılarının anlamsız olduğunu düşünür ve topluma karşı yabancılaşır. Meursault’nün annesinin cenazesinde ağlamaması ve cenazeden sonra kız arkadaşı ile sahile gidip eğlenmesi onu yargılayan savcı tarafından toplumun değerlerin gösterilmiş bir saygısızlık olarak algılanır.

“İnsanların ruhunu koruyan ahlak ilkelerinden bir teki bile kapısına uğramamıştır.” Savcı

Zamanın etki altına aldığı birey, temel içgüdü olan varoluş mücadelesi içinde yabancılaşma olgusunu benliğinde iyice hissetmeye başlar. Hele ki baskıcı bir sosyal düzende yabancılaşma sosyal boyutlara kadar ilerler.

Varoluşçu akımının en önde isimlerinden Albert Camus, insanın dünyaya geldikten sonra kendi özünü oluşturduğunu ve bu süreçte kendisine yol gösterecek olanında yine insanın kendisi olduğunu savunur. İnsan bu süreçte özgür olmak durumundadır. Bireycilik özgür olma durumunda esastır. Çünkü bireyin özgür olabilmesi ve varlığını devam ettirebilmesi için toplumdan sıyrılması gerekir. Bu düşüncelere sahip olan Albert Camus aslında eserin kahramanı ile kendini anlatmaktadır.

Albert Camus, kişinin topluma ve kendisine olan yabancılaşmasını diyaloglar arasındaki karmaşıklığa bağlar. Diyalogların bir parçalanmasıdır bir nevi. Her insan duygularını, üzüntülerini ve düşüncelerini diyalog yoluyla sağlar. Ancak modern hayatın bizde sonuç olarak etkisini gösterdiği ” tereddüt ” duygusuyla birlikte insan diyaloglarını kurarken bir parçalanmışlık içine girer. Romanımızın kahramanı Meursault bu parçalanmışlığı eserin her safhasında belli eder. İşlediği cinayetten sonra bile şu cümleleri sarf eder.

180 Görüntüleme

Yorum Yazın