Yangından sonra

Yangından sonra

11 Ekim 1911

Doğu’nun ışık saçtığı tarihlerden günümüze kadar, olağanüstü sayılacak şekilde, eski durumunda kalabilmiş bir şehir, daha düne kadar varlığını koruyordu. Bu şehirde, günümüz başkentlerinin özelliklerinden olan düdük sesleri, demir gürültüleri işitilmezdi. Burada hayat, inanışlarının etkisiyle hırstan uzak, hayal dolu, sakin ve sessiz geçer, insanlar ibadetleriyle uğraşır, yüreklerine korku getirmeyerek ölümü düşünür ve hep birbirine benzeyen gönül okşayıcı küçük sokakları, gölgeli meydanları doldururlardı. Bu şehrin adı İstanbul’du.

Burası, dünyanın öbür ucunda değildi. Avrupa’da, şuracıkta, gürültülü Parisimizden ancak üç günlük uzaktaydı.

Zavallı İstanbul’un son derece harap olduğunu söylemek gerektir. Göreneğe uyan turist kalabalığı —ki dünyanın insan sınıfları içinde, ne bakımdan olursa olsun anlayış kabiliyetleri en sınırlı bulunanlar belki de bunlardır— vapurlardan, süslü trenlerden çıkıp da, her yanı dolduran çarpık evleri, harabe yığınlarını, sokaklarda sürünen pisliği görünce iğrenirler. Yalnız artistler, güzellik düşkünleri ve bilginler, eski Şark’ın güzelliğine ilk bakışta vurulurlar. Ben, bu güzellikleri tasvire çok çalıştım. Fakat hiçbir zaman başaramadım.

Zavallı muhteşem büyük İstanbul. Batı sanayiinin zehirli nefesiyle, bütün İslamlık gibi yıkılıp yok olmaya yüz tuttu. Yeni Türklerin; bizim caddelerimizde yetişmiş olanların, İstanbul’u beğenmeyip hor gördüklerini de söylemek gerektir. Bir lambanın ışığına üşüşen sinekler gibi bu genç kuşak müslümanları, bizim yıkıcı fikirlerimize kapılarak, Haliç’in öbür Kıyısında, bizimkilere benzeyen evler yaptırmaktadırlar. Yeni fikirlere tutkun zenginler, gitgide büyük ve kutsal camilerin çevrelerinden çekiliyorlar. Bu yerlerde, sadece buralara yakışan dindarlar, cedlerinin izinden yürüyerek, vakarlı alınlarına sarık saranlar kalıyor.

Zaten, tutuşmaya hazır bu ahşap, eski mahalleler her yıl yangınlarda mahvoluyor. Ama, bir de Beyoğlu, Galata, Şişli, Nişantaşı gibi semtler var ki —Tanrı korusun, bunlara bi rşey olmasını istemem— eğer bunlar yanmış olsalar, sanatçılar ve güzellik aşıklarınca hiçbir üzüntüyü gerektirmezler. Fakat yangın, özellikleİstanbul’un can evine saldırarak, geçmişin harika eserlerini mahvetmekten sanki zevk duyuyor. Ettikleri kötülüğü düşünemeyen yenilikçiler, yangınların boş bıraktığı bu yerlerde, bugün Amerikanvari geniş, dümdüz caddeler açmayı ve aynı biçimde evler yapmayı tasarlıyorlar. Fazla olarak, iki yıldan beridir Türk Belediyesi, Şark özelliklerini aksettiren ne varsa, tamamını yoketmek istemektedir. Burada da bizde olduğu gibi, ataların değer verdikleri şeyler hakkında, saygı hisleri kalmadı. Artık ne camiler ne de mezarlar kutsal sayılıyor. Son zamanlarda, gelir sağlayan çirkin binaları yapmak için az kalsın tarihi bir kabristan olan Rumelihisarı mezarlığını kaldıracaklardı. Burası, Boğaziçi’nin Rumeli yakasında en değerli bir güzellik incisi gibidir.

173 Görüntüleme

Yorum Yazın