Emre Ezeli “Dikotomi” Sergisi

Emre Ezeli 4. Solo Sergisi Dichotomy ile 26 Eylül 2019’da Weißgerberlände 22 Viyana’da sanatseverlerle buluşuyor.

Emre Ezeli:

“Dikotomi  ilk defa Yunan Filozof Zeno tarafından kullanılan ve hareketin matematiksel bir formülle imkansızlığını açıklamaya çalışan bir paradokstur. Bu paradoks aynı zamanda kararsızlık ve zıtlık hislerini açıklamak için de kullanılır. Bu duygu bozukluğu kişilerin hiçbir zaman anı yaşayamamasına neden olur, çünkü bu kişiler daima diğer seçenekleri düşünür ve bitmek bilmeyen bir rahatsızlık içinde olurlar.

Bu sergimde de, önceki işlerimde olduğu gibi atık malzemelerle çalıştım, ancak bu defa malzemelerimi değişik özelliklere sahip kağıtlardan seçtim. Bu kağıtlar kitap ve dergilerden topladığım görsellerle bir araya gelerek kolajlar oluşturuyor. Bu kolajlarda gördüğümüz karakterlerin ise her birinin farklı bir hikayesi var. Bu hikayeler benim günlük hayatımda karşılaştığım olaylardan, kişilerden, okuduğum kitaplardan, veya izlediğim tiyatro ve sinema sahnelerinden ilham alıyor. Eserlerdeki metinleri ise nostaljik bir etiket makinesi kullanarak bastım.

Dichotomy sergimde, yarattığım aklı karışık karakterlere hikayelerini anlatabilecekleri bir alan veriyorum.”

Özgün Diyaloglar Uluslararası Karma Sergisi

“Özgün Diyaloglar Uluslararası Karma” Sergisi 21 sanatçının katılımıyla Bahariye Sanat Galerisinde 26 Eylül – 08 Ekim 2019 tarihlerinde sanatseverlerle buluşuyor. Sergide sanatçıların özgün resim, seramik, heykel ve baskı çalışmaları yer alıyor.

Katılımcı sanatçılarımız: Abdurrahman Kaplan, Benan Çokokumuş, Bolotbek Mambetov (Rusia), Çağla Yeliz Usta, Çiğdem Koçak, Devrim Erbil, Esra Köseaydın, Esma Tatar, Funda İyce Tuncel, Gülten İmamoğlu, Hayrettin Sönmez, Marcela Makrucz (Argentina), Rezan Özger, Roberta Savolini (Italy ), Salimeh Amanjani (İran), Seyhan Demir, Ümit Gezgin, Ümit Z.Bayındır Gezgin, Katerina Nıkoltsou (Greece), Keiichi Nakamura (Japan) ve Yasemin Topçuoğlu . 

Gölgeler

Ateş dans ediyor duvarda. Sanki bütün oda yanıyor. Daha da yaklaştırıyorum elimi muma. Gözlerimi kapattığımda her şey yok oluyor. İçimde denizler, dağlar, nehirler… Gecemde yıldız yağmurları var. Dağlarım kum olup birer birer çöküyorlar. Denizlerim ve nehirlerim ayağa kalkmış birbirlerine çarpıyorlar. Üstüm başım sırılsıklam. Kim inkar edebilir. Elimle beraber bütün kainat yanıyor.

Kim bilir diğerlerinin kainatlarında neler oluyor. Ne muhteşem, ne olağanüstü şeyler… Benim gibi hissedebiliyorlar mı? Daha mı fazla, daha mı az? Saklıyorlar mı? Neden saklıyorlar? Gölgeler içindeyim. Renksiz, dokunamadığım, sıcaklığı olmayan… Duvarlar bile daha sıcak. Duvarlara dokunabiliyorum. Ama insanlar…

Uyuyamıyordum. Ne yaparsam yapayım olmuyordu. 5 yaşındaydım, 30 yaşındaydım, 60 yaşındaydım ama uyuyamıyordum. Komik geliyordu bana uyumak. Kandırmaca gibi. Hangisi daha sahiciydi bilmiyordum. Öyle gerçek rüyalar görüyordum ki. Hep aynı yerler. Bazı bahçelere girmeye korkuyordum rüyamda, o bahçelerin arkasında mezarlık vardı ve ben hep mezarlıklardan korkacak yaştaydım. Kendime korkulacak bir şey yok diyordum usulca. 30 yaşım ve 60 yaşım 5 yaşımın elinden tutuyordu. Ama hepsinin kalbi tek atıyordu. Solukları tekti ve korkuyorlardı. Uyanamıyordum. Çünkü ayrılmak istemiyorlardı. Hiç biri uyanıkken bu kadar var olduklarını hissetmemişlerdi. Bu kadar bütün… Tüm bir yaşam boyunca ki korkular, umutlar, kırgınlıklar, sevinçler tek bir anda birleşmişti.

İçim bana bir şeyler anlatmak istiyor. Zihnim mi, ruhum mu? Bu ses nerden geliyor hiç bilmiyorum. Adımla seslenmiyor bana. Senin bir adın yok diyor. Sen bensin işte… Dahası yok. Senin adın her şeyin adı. Her şeyin adı senin adın. Bana hiçlik ve varlığın eşit olduğuna dair formüller sunuyor. Duymak istemiyorum. Neden? Gerçek çok ağırdır taşıyamamaktan mı? Yoksa yalnızlık mı beni endişelendiren?

Burada, bu ateşin başında mumla yanarken her şey kül olsa. Yıldızlarla yağsa. Çöldeki kum fırtınalarına karışsa ve denizlere aksa. Hiç olsa. Bu acı, bu sonsuz sızı geçer mi?

Şeker Gübresi


Bir tavan arası boşluğu, göze takılan, fareler bile girememiş içeri.
Susmuş zamanından önce ağustos böcekleri.
Kaleminin ucundaki tohumları görkemli ağacın, kalmış gölgesinden.
Şeker gübresinde büyümüş biber, diğer biberin içinde.
Yorulmuş parmakları, fazlaca alev almış odun ateşinde.
Uyuyakalmış değer verdiği, sorgusunda düşüncelerin.
Kaçmış uykusu diğerinin, farkında olunmamış bir dalışta.
Tutacağını sanarak boşluktaki zamanı, kaldırmış elini yukarıya.
Söylenmiş kendi kendine : ‘En iyisiydi bugüne kadar ve aynı zamanda en kötüsü deneyimin.’
Kaptırmalı insan ritmine tohumların, sorgulama üstte ya da alttaki dalı.
Farkı yok bunun, maceradaki seyrinden yaprağın!

Bir Siyasi Teşekkül olarak İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Kuruluşu

1876’da Kanun-i Esasi ve parlamenter sistem Batılı fikirlerden etkilenmiş olan Genç Osmanlıların etkin rolüyle gerçekleşmişti. Ancak Rusya ile meydana gelen 93 Harbi’nin feci neticesinde Sultan II. Abdülhamit 31 Ocak 1876 tarihinde Rusya ile ateşkes imzalamıştı. Kısa bir süre sonra da Sultan tarafından Meclisi-ı Mebusan feshedilmişti. Çünkü savaşa ülke içindeki muhalefet baskısının etkisi neden olduğu gibi, yine onların isteği doğrultusunda teşekkül eden, devlet yönetimi konusunda tecrübesiz ve gelenekleri henüz oturmamış bir meclisle çalışamayan Sultan Abdülhamit böyle bir karar almak durumunda kalmıştı. Bundan böyle II. Abdülhamit idareyi tek başına ele almak suretiyle devletin merkezi otoritesini güçlendirerek ülkesini ayakta tutmak için büyük çaba sarf etmişti. Böylece Osmanlı tarihinde 1908 senesindeki İttihatçıların ihtilaline kadar sürecek bir devir başlamış oluyordu.[1]  

İttihat ve Terakki Cemiyeti Osmanlı yenileşme hareketinin bir parçası olarak kabul edilmektedir. Osmanlı Devlet adamlarının Batı’ya ilk yönelimleri; şüphesiz ki bir gereksinim neticesinde ortaya çıkmıştı. Çünkü Osmanlı yöneticilerinde, Batı devletlerinin yeni usul ve erkanlarının savaşlarda galip gelmelerini sağladığı algısının yaygınlaşması nedeniyle Avrupa devletlerine karşı bir merak uyanmıştı. Avrupa’ya yönelmenin zorunluluğu ve Batı’nın bazı usullerinin Osmanlı’ da yürütülmesi ihtiyacı, Osmanlı yöneticileri tarafından kabul edilmişti. Nitekim askeri alanda görülen yenileşme çabaları zamanla diğer alanlara da yansımıştı. Ama bunun neticesi belli bir zaman sonunda olumsuz bir hal aldı. Öyle ki yenileşme düşüncesi genç ve dinamik aydınlar içerisinde, Batı medeniyetini kendi medeniyetinden üstün görerek, günden güne Batı’ya hayran olma biçimine dönüştü.

Her ne kadar Cemiyetin kuruluş tarihiyle ilgili 1889 senesi genel bir görüş olarak kabul edilse de (İttihad-ı Osmani) yurt dışı kaynaklı nizamnameyle ilgili ilk cemiyet bilgileri, İngiliz arşivlerinde belirtildiği üzere İstanbul’daki İngiliz Sefareti üçüncü Kâtibi Max Müller’in 14 Kasım 1895 tarihli raporunda geçmektedir.[2] Böylece cemiyetin resmi kuruluş tarihi için 1895 senesinin en geç temmuz ayında, kurulmuş olduğu söylenebilmektedir. Çünkü bundan önceki, altı sene zarfında İttihat ve Terakki Cemiyeti hakkında bir bilginin, ne Osmanlı Arşivlerinde, ne de İngiliz ya da başka devletlerin arşivlerinde olmaması, bu bilginin doğru olduğunu ispatlar niteliktedir.[3]

Bu bilgiler ışığında İttihat ve Terakki Cemiyeti’ nin kuruluş tarihi pek çok kaynakta 1889 olarak kabul görse de hatıra kitaplarında adı geçmekte olan Cemiyete üye öğrenciler arasında yapılan sohbetlerden ibaret olduğu ve herhangi resmi bir siyasal faaliyet durumunun o dönemde henüz söz konusu olmadığı yorumu yapılabilmektedir.

İbrahim Temo önderliğinde faaliyetlerine başlayan bu örgüt yüzyılın başında İtalya’da ortaya çıkmış olan Carbonari hareketinden esinlenilerek oluşturulmuştur. Buna örnek teşkil eden olay ise, örgütün kuruluşundan evvel İbrahim Temo, deniz yolu aracılığıyla Arnavutluk’a gitmiş ve Birindisi’ de kaldığı süre zarfında, Temo bir arkadaşı ile beraber Mason Locaları’nı ziyaret etmişti. Daha sonraları Osmanlı Devleti toprakları üzerinde, emsal bir gizli teşkilatın oluşturulmasına karar kılmasında etkisi olmuş olan Carbonari Hareketi’nin İtalyan tarihi üzerindeki rolü hakkında yeterince bilgi sahibi olmuştu. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kuruluşunda Carbonari örgütü örnek alınarak teşekkül edilmiş olduğu varsayımına göre İttihat ve Terakki Cemiyeti içerisindeki kayıtlı üyelerin birbirlerini sayısal ifadelerle çağırdıkları tahmin edilmektedir. Cemiyetin bölüntüleri her bir yeni üniteyi numaralandırarak oluşturulmuş ve daha sonra oluşturulan bu gurup içerisindeki her üye de numaralandırılmıştır. Ünite veya şube sayısı bölüntünün paydasını, üye sayısı ise payını sembolize etmiştir.[4]

Sultan II. Abdülhamit, ülkesinde cereyan eden yararlı ve zararlı her türlü faaliyetten haberdar olabilmek adına, dünyanın o dönemki şartları içerisinde en önde gelen istihbarat teşkilatlarından birini kurarak ülkesini Avrupa Devletleri’nin şerrinden kurtarmayı amaçlamıştı. Bu bağlamda II. Abdülhamit hatıralarında Jön Türklerden bahsederken:

‘’Bir gün tarih kendilerine Jön Türkler dedirten kimselerin neden Mason olduklarını elbette araştıracak ve ortaya koyacaktır. Benim tahkik ederek öğrenebildiklerimin hemen hepsi Masondur ve yine hemen hepsi, “İngiliz Locasına” bağlıydı! Bu localardan maddi yardım görüyorlardı. Bu yardımların İnsani mi, Siyasi mi olduklarını tarihçiler elbette öğrenecektir!‘’ [5]

satırlarını kaleme almıştır.

Bundan sonraki süreçte artık daha faal bir şekilde eylemlerini sürdüren örgüt ilk resmi propaganda faaliyetlerini de başlatmıştı. Böylelikle İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ilk nizamnamesi 1895 yılının bahar aylarında Mülkiye Mektebi’nin ikinci sınıf talebelerinden A.Münif ve Leskovikli M. Rauf tarafından kaleme alınmış ve bu arada tıbbiyeli öğrencilerin de düşüncelerine başvurulmuştu. Bunu takriben cemiyet adını taşımakta olan ilk beyannamesi ise aynı yılın 30 Eylül günü Ermeni Vakıası üzerine Ekim’in ilk haftası içinde İbrahim Temo ve arkadaşları İshak Sükuti, Eczacı Mehmet ve Dr. İsmail İbrahim tarafından 1.000 adet nüsha adedinde basılarak dağıtılmıştı. Böylece Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti ilk defa sesini duyurarak varlığını hissettirmişti.[6]

1895 yılında meydana gelen Ermeni olaylarında, Ermenilere ait bağımsızlık ve özgürlük hareketi adı altında bir çete Osmanlı Bankası’nı basmış ve İstanbul’da büyük bir kargaşa yaşanmıştı. Bu olaylar vukuu bulurken Cemiyet ilk bildirisini yayınlıyor ve şunları kaleme alıyordu:

‘’Müslüman ve yurtsever Türkler, Ermeniler öylesine yüz buldular ki tüm yabancıların saygıdeğer olarak kabul ettiği devletimizin en yüksek katı olan Babıâli’yi basıyorlar. Başkentimizde asayişi bozuyorlar. Bu küstahça hareketler yurtsever ordumuzun üzüntü nedeni olmaktadır. Ancak bu meydan okurcasına, acı ve üzüntü veren hareketler despotların, yöneticilerin baskı yapmalarına neden olmaktadır. Biz Türkler, bütün Osmanlılılar gibi bu despotik yönetimden kurtulmak istiyoruz. Örgütümüz bu amaçlar uğruna eylem veriyor. Gelin bu gün Babıâli’ye yürüyelim ve Ermeniler’i kınayalım. Kıyıcılığın merkezi olan Şeyhülislam’ın konağına ve Yıldız sarayına saldıralım. Despotları ortadan kaldıralım, yok edelim. Birleşip el ele verelim gücümüzü çoğaltalım. Bizim de özgürlük ateşiyle yandığımızı ona layık olmak için tutuştuğumuzu tüm uygar dünyaya kanıtlayalım.’’ [7]

Bildirinin altında o zamana kadar daha önce duyulmamış bir oluşumun adı yer alıyordu: Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti.

İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kurulmasından sonraki dönemde, özellikle Abdülhamit’in kurmuş olduğu istihbarat teşkilatı İstanbul’daki muhalif yapıyı iyice takip altına almıştı. Bu sürecin ardından pek çok cemiyet üyesi ülkeyi terk etmiş, kalanlarsa bu gizli İstanbul örgütünü vilayetlerde de yaymaya başlamışlardı. Örgütün kurucu mensupları Avrupa’da ve Kahire’de şubeler açmışlardı. Bu cemiyetin yaydığı düşüncelere meyilli olan öğrenciler, İstanbul’daki askeri ve mesleki okullardan mezun olup vilayetlere tayin oldukça, devrimci düşünceler, yayılmaya başlıyordu. Bu esnada hükümet, kuşkulandığı talebeleri, askerleri ve memurları bilhassa Hicaz, Bağdat, Trablusgarp gibi uzak vilayetlere sürgün etmiş, gidenler, buralarda da benzer propagandayı sürdürebilmişlerdi. Destekçi subaylar sayesinde, bu vilayetlerin başkentlerindeki başlıca askeri birliklerde cemiyetin faaliyetleri hızlı bir şekilde gelişmişti.[8]

Bir müddet sonra devlet tarafından sürgün edilen veya kendiliklerinden yurt dışına kaçan cemiyet mensupları bulundukları yerlerde, yine gizlice bu cemiyetin şubelerine açmaya başlamışlardı.1889 yılında Avrupa’daki Jön Türkler’e tanıdık bir isim olan Ahmet Rıza Paris’te dâhil olmuştu. Hakkındaki söylentiler sebebiyle Ahmet Rıza Hüdavendigar vilayetindeki (Bursa) eğitim-öğretim müdürlüğü görevinden ayrılmış ve Abdülhamit saltanatına karşı Osmanlı Devleti’nin dışında bir muhalefet kampanyası başlatmıştı.[9] Ahmet Rıza Meşveret gazetesini yayımlamaya başlayarak Avrupa’da bulunan sürgünleri etrafına toplamaya başlamıştı. Böylece Fransa’da etkinliklerini ve muhalefetlerini arttıran Türker’e Avrupalılar Fransızca Jeunes Turcs ( Jön Türkler), yani genç Türkler adını takmışlardı.[10]

Ülke dışında, Sultan II. Abdülhamit’in yönetimine karşı muhalif hareketin üyeleri, çıkardıkları gazetelerle kendi düşüncelerini ülke içinde ve dışında yayma çabası içindeydiler. Cemiyetin Kahire şubesi Kanun-i Esasi ve Hak, Cenevre Şubesi Mizan ve Osmanlı gazeteleri yayımlamaktaydı. Yurtdışındaki bir diğer önemli yayın organı ise Londra’da çıkarılan Hürriyet gazetesiydi. Bunlar haricinde daha pek çok Türkçe, Arapça, Kürtçe, Arnavutça gazete ve dergiler çıkartılmaktaydı. Hatta içlerinde Yahudice bile çıkanlar vardı. Böylece çeşitli ülkelerden 95 Türkçe, 8 Arapça,12 Fransızca ve bir de Yahudice olmak üzere, 116 gazetenin çıkarıldığı ve bunların çeşitli yollardan ülke içine sokulduğu görülmekteydi.[11]

Cemiyet’in yapısı, geniş ve birbirinden ayrı amaçları olan gurupları bir şemsiye altında topladığından türdeş ( homogen) bir düzene ehil olamamış ve Hizb-i Cedit adında sağ, Hizb-i Terakki adın da sol kanatlara sahip olmuştur.  Fakat bunlardan belirgin olanın sağ kanat olduğunu belirtmek gerekir. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin en mühim temel problemi fırka – cemiyet ayrımı ve bu durumun ortaya çıkardığı sorunlar olmuştur. Bu dönemde Cemiyet’in rolünün ne olduğu en çok tartışılan sorun olmuştur.[12]


[1] Mustafa Gencer, Jöntürk Modernizmi ve Alman Ruhu 1908-1918 Dönemi Türk-Alman İlişkileri ve Eğitim, İletişim Yayınları, İstanbul,  2003, s.41.

[2] Ali Birinci, Hürriyet ve İhtilaf Partisi, Dergah Yayınları, İstanbul, 2001.., s.401-405.

[3] A.g.e., s.401-405.

[4] Ernest E. Ramsaur, Genç Türkler ve İttihat Terakki, çev: Hasancan Yüncü, Etkin Kitaplar, İstanbul, 3. Baskı, 2013, s.34-35.

[5] Levon Panos Dabağyan, Osmanlı’da Şer Hareketleri ve Abdülhamit Han, 2. Baskı, Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul, s.238.

[6] Ali Birinci, a.g.e., s. 401-405.

[7] Tevfik Çavdar, İttihat ve Terakki, İletişim Yayınları, İstanbul, 1991, s.16-17.

[8] Hasan Kayalı, Jön Türkler ve Araplar, Osmanlıcılık Erken Arap Milliyetçiliği ve İslamcılık(1908-1918),2.Baskı, Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul, 2003, s.53-54.

[9] Ernest E. Ramsaur, a.g.e., s.41.

[10] A.g.e., s.41-42.

[11] Vahid Çabuk,  Hedefteki Sultan II. Abdülhamid, 2. Baskı, Truva Yayınları, İstanbul, s.224-225.

[12] Tarık Zafer Tunay, Türkiye’de Siyasal Partiler; II. Meşrutiyet Dönemi 1908-1918, İletişim Yayıncılık, İstanbul, 1998, s.63.

STALKER – BİR ANKARA ROMANI

“Yıllar önce, uzay ve zamanın ortaya çıkmadığı dönemlerde, başka bir evrende tekrar karşılaşmıştık seninle. Sen Satürn’e gitmek istiyordun ama Satürn henüz var olmamıştı ve ben bir şarkı yazmıştım Satürn’ü anlatan…”

“Antik Roma’da insanlar karanlık bir dönemi geride bıraktıklarında şöyle derlerdi: Per aspera ad astra (Zorlukları aşarak, yıldızlara doğru). Bu dünyada yaşam yok. Ama bir gün yıldızlara gitmenin yolunu bulacağız.”

Ufuk S. Yüksel’in gerçek zamanlı olarak ilerleyen, 33 saatlik bir periyodu anlattığı yeni romanı “Stalker” 16 Temmuz’dan itibaren tüm kitapçılarda olacak… 60’ların Fransız Yeni Dalga Sinemasını anımsatan bir teknikle kurgulanan roman 160 sayfa uzunluğunda ve neredeyse hiçbir sahnenin atlanmadığı “tek cut” formunda yazıldı. Kitabın arka planında Mandela etkisi, kuantum mekaniği, paralel evrenler gibi birçok tartışma yer alıyor. Öykü ilerledikçe gri şehrin karanlık sokaklarında gizem gitgide daha da çözülmez bir hal alırken, karakterlerin kendi gerçekliklerinden ve içinde bulundukları zamandan bile şüpheye düşecekleri bir kovalamaca başlayacaktır.

Kitapta Pink Floyd’dan The Beatles’a, Nietzsche’den Heidegger’e çok fazla noktaya referans var. Hayatının bir dönemlerinde Ankara’nın sokaklarında Arayış’la yüzleşmiş; savaşmış, aşık olmuş ya da vazgeçmiş insanlara tanıdık gelecek birçok metafor var kitapta.

Birbirinin aynısı sokaklarda, hiçbiri denize açılmayan sokaklarda; müzikle, alkolle, fantastik idealleriyle hayatta kalmaya çabalayan karakterler, 2010 Ankara’sında geçen bu distopik romanda defalarca korkularıyla ve insan algısının sınırlarıyla yüzleşmek zorunda kalacaklardır. Bu paradoks üzerinden Hawking, Heidegger ve Nietzsche’nin zaman teorilerini içinde eriten bir öykü çıkmaktadır karşımıza. Bu yönüyle “Stalker” kesinlikle derine inildikçe felsefenin ve kuramsal fiziğin önemli tartışmalarına dokunan bir metin. Bu tartışmaları daha anlaşılır kılmak için ise Mandela Etkisi gibi spekülatif teoriler üzerinden getirilen örnekler romanın anımsanan noktaları arasında…

Kitabın öne çıkan bir diğer yönü ise Ankara Ünversitesi, Hacettepe Ünversitesi, ODTÜ gibi üniversiteler merkezinde 2010 Ankara’sının çok az ele alınmış kendine özgü karakterini sorgulamaktır. Bu açıdan Stalker 2010’ların başında Türkiye’deki büyük bunalımın başlangıcını da ele alıyor. Öyle ki karakterler hayatta kalmanın yolunu birbirlerine tutunmakta ve müzikte buluyorlar. Sartre’ın Bulantı, Camus’nün yabancılaşma olarak ele aldığı aşkınlık “Stalker”da Arayış olarak karşımıza çıkıyor. “Arayış” Heidegger ve Nietzsche’nin felsefelerinin bir sentezi olarak karşımıza çıkıyor.

Romana adının veren “Stalker” ise, Türkiye’de internet çılgınlığının hızla arttığı bir dönemde, internet üzerinden kurulan kimlikleri, yaratılan karakterleri ve siber boyuttaki karmaşayı sorgulamamıza yardımcı oluyor. Bu yönüyle Stalker Türkiye’de internet tarihinin ilginç bir okuması olarak da değerlendirilebilir. Karakterlerin internet üzerinden birbirini tanımaya çalışması, tutkunun siber boyuttaki hali üzerine bize yeni olanaklar sunuyor. Kısacası Stalker; biraz The Wall, biraz The Beatles, paralel evren kuramları, Arayış ve pek tabii ki Ankara’nın sokakları üzerine yazılmış, teknik olarak çok yeni bir roman.

Ufuk S. Yüksel kimdir?

Hacettepe Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. Sonrasında ODTÜ Felsefe’de mastera başladı. Oradan İstanbul Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’ne geçerek aynı bölümde mastera ve doktoraya devam etti.

“Nietzsche’de Güç İstenci Kavramı ve Realist Paradigma” başlıklı master tezinde yeni paradigma karşısında Nietzsche’nin konumunu tartıştı. Doktora tezi üzerine araştırma yapmak için bir dönem University of Florence’ta bulundu. Şu an Zeitgeist ve Wilhelm Reich’ın Orgon kuramı temalı doktora tezi ve University of Birmingham-Altınbaş Üniversitesi iş birliğinde gerçekleştirilen The Newton Fund destekli proje üzerinde çalışmaya devam etmektedir. Zaman felsefesi, Orgon Kuramı ve Beat Kuşağı temel çalışma alanlarıdır.

Kitaplar: Neo-Beat’in Yol Kitabı, Simülasyon Öyküleri, Route 66.

Birinci Jön Türk Kongresi


Birinci Jön Türk Kongresi, imparatorluğun bütün milletlerinin ve muhaliflerinin katılımıyla, Jön Türkler arasındaki gruplaşmalar ve azınlıkların farklı talepleri ve faaliyetleri istikametinde, yapılacak ıslahat konusunda ortak bir paydada buluşma amacıyla 1902’de Paris’te toplandı.[1]

Kongreye katılacak olan davetlilerin ikametgâh ve yol masrafları gibi maddi meseleler Prens Sabahattin tarafından ayarlamıştır. Sultan II. Abdülhamit’in kongrenin toplanmasına engel olmaya çalışması üzerine ertelenmek zorunda olan kongre 4-9 Şubat 1902 tarihlerinde Jön Türklerin dostu ve ayan meclisi üyesi olan Mösyö Lafeuvre Contalis’in evinde yapılmıştır. Davetli sayısının net olmadığı ve Prens Sabahattin yanlısı delegelerin çoğunluğu oluşturduğu kongrede esas itibariyle iki düşünce tartışma konusu olmuştur. Bunlardan biri, inkılabın yalnızca yayın yoluyla başarılı olamayacağı; Bundan dolayı da ihtilal metodunun da kullanılması gerektiği fikri, diğeri ise İnkılâbın başarılı olabilmesi için yabancı devletlerin de müdahalelerinin ve desteğinin olması gerekliliği düşüncesidir.[2]

Kongrede “Bir ihtilal sonunda yıkılması istenen Abdülhamit rejiminin yerine ne gibi fikirler ve müesseseler konacaktır?” sualine cevap arandı ve iki gruptan iki farklı cevap geldi. Ahmet Rıza Beyin önderi olduğu İttihat ve Terakkici grubu merkeziyetçi bir Meşruti yönetimi savunurken, Prens Sabahattin ve destekçileri, adem-i merkeziyetçi federatif bünyeli bir devletin kurulmasından yanaydılar.[3] Bu kapsamda Prens’in,  iki tip toplum teorisi vardı ve esasen bu teorilerinin dayanak noktası İngiliz hayranlığından ileri gelmekteydi. Prens, bunu bireyci ve kamucu olarak sınıflandırıyordu. Prens’e göre; İngiliz toplumu bireyci olduğu için üstün, Osmanlı toplumu kamucu olduğu için geriydi.[4]

Kongredeki fikri ayrılık, yalnızca arzu ve amaçlar konusunda değil metot ve uygulama konusunda da yaşanmaktaydı. Ahmet Rıza Bey ve İttihatçı grup sadece propaganda ile devrim yapılamayacağını, bunun için askeri kuvvetlerinde devrime katılması gerekliliğini vurgularken. Prens Sabahattin ve taraftarları özellikle azınlıklar, devrimin başarılı olabilmesi için kısmi bir yabancı (İngiliz) desteğinden söz ediyorlardı. Bilhassa Ermenilerin ortaya attığı bu görüşe İttihatçılar kesin olarak karşı çıktı.[5] Jön Türklerin, Sultan II. Abdülhamid’e karşı yürüttükleri mücadelenin amacı ve izlenecek uygulama konusunda anlaşamaya varamamaları, bu birleşik muhalefet cephesini bölmüştü. Prens Sabahattin’in kongreden sonra 1906’da kurmuş olduğu Teşebbüs-i Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti ile derin bölünme resmiyet de kazanmış oldu.[6]

Sert tartışmalara sahne olan kongrede Abdülhamit rejiminin yıkılması konusunda fikir birliği hâkimdi. Bundan dolayı da ihtilal metodu kabul edilerek benimsenmiş oldu. Asıl tartışma ve fikir ayrılıkları ikinci fikir önerisi olan yabancı devletlerin de müdahale ve desteği konusunda yaşanmıştır. Prens Sabahaddin ve destekçileri bilhassa gayrimüslim delegeler, yabancı devletlerin müdahalesini desteklemişlerdir. Bundan dolayı onlara “Müdahaleciler” ismi yakıştırılmıştır.[7] Prens Sabahattin’in kongrede yapmış olduğu konuşmasında: “…Ülkemizde uygulanmasını istediğimiz ve bu yolda var gücümüzle çalıştığımız ıslahat, belirli bir halk, din ya da grup için değildir. İstisnasız bütün Osmanlılar adına ıslahat istemekteyiz…” [8]ifadelerini kullanırken Ermenilerden büyük alkış almıştır. Prens Sabahattin “Islahat” kelimesini kullanırken, reform veyahut özerkliğe atılan ilk adıma vurgu yaparken, aynı zamanda da 13 Temmuz 1878 tarihinde imzalanan Berlin Antlaşması’nın 61. maddesine de gönderme yapıyordu. 61. Madde; “Büyük Devletlerin” azınlıklarla ilgili düzenlemelerin yapılmadığı durumda Osmanlı Devleti’ne müdahale hakkını tanımaktaydı. Ermeni yazar Nurias Çeras, ‘’Reformları’’ şöyle tanımlamaktadır: “Gerçi, Avrupa bize özerklik vermedi ama bize öyle bir madde bağışladı ki, bu bizi, erişmek için yanıp tutuştuğumuz amacımıza ulaştıracaktır. Babıali, Ermenilerin yaşadığı yerlerde gereken reformları yapmaya söz verdi. Bu reformlar bir gün idari özerkliğe dönüşecektir.”[9]

Ahmet Rıza Bey’in cenahı ise yabancı müdahalesine şiddetle karşı çıkmış bu yüzden de onlara “Âdemi Müdahaleciler (Müdahale karşıtları)” denilmiştir. Kongrede alınan kararlar doğrultusunda İngiliz bankası olan Turkish National Bank’tan maddi destek sağlayarak, Trablusgarp’ta bulunan [Arnavut, Mareşal] Recep Paşa ve bazı subaylarla anlaşan Prens Sabahattin, Sultan II. Abdülhamit’i devirmeye kalkışmışsa da bu darbe teşebbüsü, Recep Paşa’nın vazgeçmesi üzerine gerçekleşmemişti.[10]

Birinci Jön Türk Kongresi’nde bu tartışmalar yaşanırken Ermeni Hınçak ve Taşnak komiteleri 3 maddelik istek beyanlarında bulundular. Beyanlarında; ‘’Ermeniler mevcut yönetimi değiştirmek gayesine uygun bütün hareketlerde Osmanlı hürriyetperverleriyle birlikte çalışmaya hazırdırlar. Birlik harekâtı haricinde Ermeniler kendi özel harekâtlarına devam edecekler ve bu özel hareketleri Türkiye’nin sosyal birliğiyle alakası olmayıp, şimdiki yönetime karşı olan bir kuvvettir.’’ İbarelerini kulandılar ve ‘’Ermenilerin bu özel harekâtı Berlin Antlaşmasının 7. Maddesi ve 11 Mayıs 1895 tarihinin muhtırasıyla ekleri ve Ermeni komiteleri adına Fransa Hükümetine Hariciye Nezareti aracılığıyla sunulan layihalarda ismi zikredilen ıslahatın hızla elde edilebilmesi arzusuna dayanmaktadır.’’ demişlerdi.

Fakat Kongrenin ne amacına ne de ruhuna uymayan bu Ermeni komitesinin tekliflerini, heyette bulunan Türk, Arnavut, Arap, Rum azası kabul etmeyerek reddetmişlerdir. Kongrenin sonunda Prens Sabahattin destekçisi delegelerin çoğunluğu münasebetiyle ‘’Müdahaleci’’ fikirler kabul edilmiş fakat kongreden birlik kararı çıkamamıştır. Bunun haricinde Müdahaleciler grubu 4 maddelik bir karar almıştır:

1-         Abdülhamit’in yönetiminin baskıcı rejimi kabul edilemez,

2-         Osmanlı Devleti’nde yaşayan bütün insanlar eşittir ve eşit haklara sahiptir.

3-         1876 Kanuni Esasi tekrar yürürlüğe konulacak ve Osmanlı’nın birlik ve beraberliği esas ilke olacaktır.

4-         Berlin Antlaşması’nda Osmanlı’yı ilgilendiren tüm maddeler uygulanacak ve uluslararası antlaşmalara saygı gösterilecektir.

Kongrede çoğunluk gücünü elinde bulunduran ve 4 maddelik kararı çıkarmış olan Müdahaleciler grubu Prens Sabahattin önderliğinde çok geçmeden merkezi Paris olan Teşebbüsü Şahsi ve Ademi Merkeziyet Cemiyeti’ni kurdular.[11]

Cemiyet isminden de anlaşılacağı gibi federatif ve liberal bir felsefe akımı ekseninde olup “Ademi Merkeziyet” ve “Tevsii Mezuniyet” adını verdiği, yerel yönetimler modelini benimserken, Vilayet merkezinde görevli olan vali, adli ve mali yönetimdeki amirlerin hükümetçe atanmasını, ancak vilayetin idaresini, valinin başkanlık ettiği yerel halk tarafından seçilmiş bir meclisin sürdürmesini savunmuşlardır.

Ahmet Rıza Bey önderliğindeki Ademi Müdahaleciler grubu ise Paris merkezli Terakki ve İttihat Cemiyeti’ni kurmuş, ilk Jön Türk kongresinde sayı olarak azınlık kalmalarına karşın tutarlı politikaları doğrultusunda bilhassa Rumeli’nde çok hızlı bir şekilde yayılarak kısa zamanda çoğunluk üstünlüğünü kazanabilmişlerdir.

1902-1906 yılları arasında Ahmet Rıza Bey ve ekibinin İttihat ve Terakki adını kullanmadıklarını müşahede ediyoruz. Başlıca faaliyetlerinden biri olarak Şûra-yı Ümmet Dergisini, Mısır’da 10 Nisan 1902 tarihinde neşretmeye başladıkları olduğunu görmekteyiz. Yönetiminde Sami Paşazade Sezai’nin, Ahmet Ferit Bey’in ve Silistreli Hamdi’nin isimleri geçmekteydi. Şurâ-yı Ümmet’te açıklanan programla Meşveret’te açıklanan programın birçok ortak noktası olduğu söylenebilir. Daha da somutlaştırmak gerekirse; Müdahaleye karşı olmak, Osmanlıcılığın öne çıkarılması, şiddete methiyeler düzülmemesi gerektiği şeklinde özetlenebilir.[12]



[1] E. Zürcher Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, çev: Yasemin Saner,  İletişim Yayınları, İstanbul,  28. Baskı, 2013, s.133.

[2] Sina Akşin, Jön Türkler ve İttihat ve Terakki,  7. Baskı, İmge Kitabevi, Ankara, 2014., s.80-83.

[3] Tarık Zafer Tunaya, Siyasal Gelişmeler (1876-1938), s.61.

[4] Doğan Avcıoğlu, Türkiye’nin Düzeni, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1969, s.162.

[5] Sina Aksin, a.g.e., s.176.

[6] Eric Zürcher, a.g.e., s.133.

[7] Doğan Avcıoğlu, a.g.e., s. 165.

[8] E. E. Ramsuar, Jön Türkler…, s.84.

[10] Doğan Avcıoğlu, a.g.e., s. 165.

[9] Bilal Şimşir, Kürtler, Bilgi Yayınevi, İstanbul, 2007, s.157.

[11] Ahmed Bedevi Kuran, İnkılap Tarihimiz ve Jön Türkler, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2000, s. 185.

[12] Sina Akşin, a.g.e., s. 97.

[13] Şerif Mardin, Jön Türkler…, s.257.





Kitap Tanıtımı: Kaotika

Önce “göz” vardı. Sonra göz, töz’e ve söz’e dönüştü… 

“Sanki ağzını açıp tek bir söz söylese, etrafını saran boşluk dağılacak, içini kemiren hayaletler yok olacaktı. Belki de çocuk, vereceği tek yanıtla, yaralı hayvan yanını yalayacak, eksik kalmış insan hamurunu mayalayacaktı. Ölmemek için birbirleriyle konuşan tanrılar kadar kesintisiz konuşmaya can attı onunla. Nedense çıkmadı sesi. Çünkü bu yabanıl topraklarda sözün değil, gözün hükmü geçiyordu.”

“Sanki ağzını açıp tek bir söz söylese, etrafını saran boşluk dağılacak, içini kemiren hayaletler yok olacaktı. Belki de çocuk, vereceği tek yanıtla, yaralı hayvan yanını yalayacak, eksik kalmış insan hamurunu mayalayacaktı. Ölmemek için birbirleriyle konuşan tanrılar kadar kesintisiz konuşmaya can attı onunla. Nedense çıkmadı sesi. Çünkü bu yabanıl topraklarda sözün değil, gözün hükmü geçiyordu.”

İnsan olma serüveninin başlangıcından bu yana kolektif bilinçaltımızda yaşayan mitolojik öykülerin içeriğini değiştirsek, kendimizi ve dünyamızı da değiştirebilir miyiz?

 İşte bu düş(ünce)den yola çıkarak yazıldı Kaotika …

Roman kahramanlarından Feri’nin, “Geri kalmış tanrıların geri kalmış öyküleri” olarak adlandırdığı mitleri modernleştirmek ve siber bilgi çağına uygun olarak yeniden yazmak için bir araya gelen beş kişinin absürt, fantastik, ironik ve sıra dışı hikâyelerini anlatıyor Kaotika.

Bu olağanüstü ‘Modern Mit Yazıcıları’ projesinin mimarı olan Senih Hoca’nın dediği gibi: “Nitekim gayemiz mitleri ortadan kaldırmak ya da unutturmak değildir. İstesek de başaramayız bunu. Çünkü onlar, insanoğlunun genetik hafızasına çoktan kazındı. Bu dünyada Homo Sapiens var olduğu müddetçe, mitler de var olmaya devam edecektir. O vakit yapmamız gereken şey gayet açık: Mitleri içerdiği vahşetten, barbarlıktan ayırmak. Savaşlardan, cinayetlerden, şiddetten, her türlü ayrımcılıktan, nefret içeren söylemlerden sıyırmak. Yani demem o ki, mitlerin içeriğini değiştirirsek, tarihin akışını da değiştirebiliriz.”

Söz konusu mitleri güncelleştirip yeniden yazan beş roman kahramanından:                   

Senih: Felsefeci, Feri: Masal Anlatıcı, Zeynel: Şair, Arda: Bilim İnsanı,

Orkun: Bilgisayar programcısı. Herkes kendi mesleğine ve bilgi birikimine uygun olarak mitleri yeniden tasarlıyor ve yazıyor. Şair şiir olarak, Feri masal formunda, Arda bilimsel verilerle, Orkun kodlayarak. 

Ve Arda, birdenbire gelişen ama bir türlü karşılığını bulamadığı aşkını, içinden şöyle haykırıyor Orkun’a:

Ah, birini sevmek demek, aynı zamanda dünyanın var olduğunu kabul etmek demekmiş! Ne müthiş bir boyun eğiş! Çok yüksekten düştüm ben, çok yüksekten uçtum ben. Ah Orkun, sen hiç düşmemişsin, o yüzden hiç büyümemişsin, ne güzel! Adam et beni. Dün gece dünyaya çırılçıplak düşen bu adamı koru, kolla. Gözetleyenim ol, esirgeyen ve bağışlayanım. Biliyorsun, kalbim avuçlarının içinde, hayatımsa o güzel dudaklarının içinde. Var et beni. Ol, de ki, olayım!”

Arka kapak yazısından: 

“Önce sesiniz kısılacak, sonra çığlık çığlığa uyanacaksınız… 

Necla Akdeniz, özgün kurgusu ve diliyle, insan yaşamına kendi “kaotik” gökyüzünden baktırıyor bu kez. Karmaşası bol, merak dolu ama umutlu ve şüphesiz heyecanlı…”

                                                                                                              ( Korkut Akın)

Sayfa Sayısı   : 244

Yayınevi         : Agora Kitaplığı

Basım tarihi   : Temmuz 2019

Necla Akdeniz: İstanbul Doğumlu. Ege Üniversitesi Felsefe Bölümü mezunu.  Uzun yıllar bilişim sektöründe üst düzey yöneticilik yaptı. Yılmadı, üstüne kendi şirketini kurdu. Nihayet 2013 yılında “Benden buraya kadar” diyerek, şirketi devretti, şehri terk etti, çocuklarını özgür bıraktı ve yollara düştü. Şimdi, yazıyor.

İlk romanı, Gök Kuşaksız, 2018 Mart ayında Agora Kitaplığı’ndan çıktı.

Kimsesiz Sorular

Musluklardan akan sular kime ait?
Kimin rızkına el koyup, gasbediyoruz hakkını?

Bitki ve hayvanlar mı suçlu, karşı duramıyorsa?
Güç, hak sebebiyse, adalet bunun neresinde?

Serçe, kedi, ceylan… suya hasret nice can,
Nasıl ayırırız sahibini rızkından?

Emre Bağce
Kimsesiz sorular

Ayna: Ölüme Övgü

Uykulu gözlerle uzun uzun baktı bana. Kabusları henüz peşini bırakmamıştı. Yüzüne serin bir su çarptı ve tekrar baktı boş gözlerle. Hızlıca kahvaltısını yapıp, alelacele giyindi. Ve sonunda beklediğim o an…

Hoşnut bir şekilde inceledi kendini. Siyah saçları, siyaha yakın kahverengi gözleri, uzun kavruk yüzü… Her detayı bir ressamın, bir heykeltıraşın elinden çıkmış gibiydi.  Birden yüzünü bir endişe ve korku kapladı. Eliyle saçındaki beyaz bir teli tutmuş çaresizce bakıyordu. Uyanıp uyanmadığı ile ilgili bir şüpheye kapıldı. Elinde tuttuğu tek telle uzaklaştı ve geri yaklaştı. Işıktan mıydı acaba, koparıp koparmamak arasında gidip geliyordu. Bu haliyle çok gülünçtü gerçekten. Bense bu sahneye öyle alışığım ki. Yüzyıllardır ne krallar ne kraliçeler,  ne güzeller ne çirkinler aynı ifadeyle elinde bir beyaz saç teli bakakaldı bana. Beni en çok eğlendiren anlardan biridir. Gerçeğe çarpma hali. İnsanoğlu hiç ölmeyecekmiş gibi yaşar. Beyaz saç teli hayatın küçük bir hatırlatmasıdır sadece. Ve ölümü ne kadar unutmuşsa bir insan, bu hatırlatmanın şoku o derece yüksek olur. Bu yakışıklı adam da o kadar güveniyordu ki güzelliğine, değil ölümü yaşlanacağını ve yüzünün bir yaprak gibi solacağını unutmuştu. Yaşlılığın da ayrı bir güzelliği olduğunu bilmez böylesi, ömrünün geri kalanını gençliğine duyduğu büyük özlemle geçirir.

Kaç siluet sildi ölüm benden. Bazen özlemediklerim olmuyor değil. Neşeyle karşımda dans edenler, benimle dertleşenler, bağıranlar, konuşma provaları, heyecanla hazırlanılan görüşmeler, kızıp beni kırmalar…

Ölüm sonunda herkesi eşitler. İnsanların uğruna dünyayı cehenneme çevirdiği şeyin bir hile olduğu sonunda anlaşılır. İşte bu yüzden ölüm adildir. Ve ölüm gerçekliğin en çıplak halidir. Bedeninin bile senin olmadığı anlaşılır. Bir çukurun içinde ait olduğun yere doğaya dönersin. Toprak olup çiçek yeşertmek de güzeldir. Ama ömrü boyunca çiçekleri kopartmış birine bunu anlatamazsın.

İnsanoğlu kibirlidir. Çoğu kendini diğerlerinden üstün görür. Kendiliğinden sahip olmadığı her şeyle kendi eseriymiş gibi övünür. Güzelliği, milliyeti… hatta cinsiyeti. Ademden üstün olduğunu düşündüğü için ademe tapmayan şeytan gibi karşısına ne çıkarsa üstünlüğünü göstermeye çalışırlar. Kibrini öldürüp kendini unutanları tarih onurlandırır.  Onlar zulme karşı direnenlerdir. Ölümleri bile güzeldir. Arkalarından bitmeyen bir özlem başlar. Bilir misiniz bu insanlar ilk beyaz saç teline gülümserler.

Buşra Erimli
Ayna: Ölüme Övgü